lunes, 7 de febrero de 2011

La pregunta del millón

La pregunta del millón

¿Quiénes son los hermanos musulmanes? ¿Quién va a tomar el poder después de Mubarak? Uno de los grupos de oposición más popular e influyente en este país es el grupo Los Hermanos Musulmanes, entonces ¿Qué posibilidad tienen los hermanos musulmanes de llegar al poder en Egipto?


Todos los periodistas ahora hacen esta pregunta a todos los estudiosos de Oriente Medio, a los líderes de la oposición y hasta a las personas que están haciendo las manifestaciones, protestando en la Plaza de Tahrir. Los medios de comunicación también están haciendo la misma pregunta al filósofo suizo-egipcio Tariq Ramadán, profesor de Oxford y el nieto de Hasan al Banna, el fundador del movimiento Los Hermanos Musulmanes. Tariq Ramadán hace un llamado: “Occidente debe dejar de ver y comparar a todos los movimientos islámicos con algunos grupos fundamentalistas y debe entender que hay mucha diferencia entre la situación de Irán de 1979 y de Egipto de 2011, también debe entender la diferencia entre el chiismo y sunnismo”. Ayatola Jomeini, desde el comienzo de la revolución era activo y la religión tuvo un papel muy importante. Pero cuando analizamos el caso de Egipto es muy diferente, primero, los que iniciaron las marchas fueron los jóvenes, no los hermanos musulmanes y en segundo lugar los que marchan en la calle no están pidiendo que haya un cambio hacia un Estado teocrático sino más participación, más democracia y una mejor calidad de vida.
La Escuela de Defensa de la OTAN sacó un informe hace unos días con la firma del Sr. Pierre Razoux, en este informe había una recomendación para Egipto y en general para los países de Oriente Medio. La mejor opción que pueden tomar los países árabes es la de Turquía. Turquía es un país con el 98 % de población musulmana, a la vez es un país laico y democrático, también hay muchos cristianos, judíos y diferentes religiones y sin ningún problema pueden practicar sus creencias. Desde que llegó al poder el Sr. Receb Tayyip Erdogan en el año 2002, con El Partido de la Justicia y el Desarrollo (Adalet ve Kalkınma Partisi o AKP en turco) hizo muchas reformas para democratizar el país, reconoció más derechos a la minoría kurda, agilizó las negociaciones con la Unión Europea y a través de su política “Cero problemas con los vecinos” mejoró las relaciones, en especial con los países árabes y Grecia, automáticamente todos estos procesos hicieron que la economía del país mejorara y así los jóvenes y en general la población tuviera más oportunidades. Los países árabes y Occidente no se pueden olvidar que la mayoría de la población árabe es musulmana y ¿Hasta cuándo pueden oprimir los derechos de la población?

Los manifestantes se ven molestos cuando algunos periodistas les preguntan sobre el papel de los Hermanos Musulmanes en estas manifestaciones, porque esta pregunta borra totalmente la valentía que demuestran los egipcios. También les molesta, porque Occidente sólo mira al Oriente como si fueran todos fundamentalistas. En realidad, los dictadores aplicaron una ley dura durante décadas para estar en el poder mostrando que los islamistas iban a llegar a él y por otro lado Occidente apoya a estos regímenes para no perder sus intereses económicos e influencias como ocurrió en Irán.
Obviamente no podemos decir que los Hermanos Musulmanes no tienen un papel importante en las manifestaciones y que tampoco van a tener un rol o influencia en la creación de la nueva constitución o nuevo gobierno. Nos guste o no, los hermanos musulmanes son una realidad en Egipto y ellos aprovecharon muy bien durante décadas del caos social y económico del país y ganaron la legitimidad ante un porcentaje de la población a través de sus obras sociales. Pero los Hermanos Musulmanes no tienen garantizado la victoria, además, hasta ahora su líder y portavoces han anunciado que no tienen un candidato y tampoco se van a presentar en las próximas elecciones presidenciales.
Hoy en día, los Hermanos Musulmanes también están divididos entre sí en la ideología, hay mucha diferencia entre la nueva y vieja generación. La nueva generación no quiere una Sharia sino quiere aplicar el modelo turco, un Estado más democrático. Cuando miramos a América Latina, también estamos viendo el mismo cambio en las generaciones. En los años 60/70 los jóvenes querían llegar al poder a través de las armas creando grupos guerrilleros, en cambio, hoy en día, la nueva generación quiere llegar al poder a través de vías democráticas. Si podemos creer en la nueva generación de América Latina, también se puede dar la misma oportunidad a la nueva generación árabe-musulmana.
Hasan Turk
Profesor Relaciones Internacionales

domingo, 6 de febrero de 2011

ABD'yi korkutan radikal İslam değil, bağımsızlık

ABD'yi korkutan radikal İslam değil
'ABD'yi korkutan radikal İslam değil, bağımsızlık.'



Arap dünyası yangın yeri. El-Cezire, geçen hafta batılı müttefikler, tüm bölgede, “hızla etkilerini kaybediyor” diye geçti. Şok dalgası batı-destekli diktatörü alaşağı ettiği Tunus’taki dramatik ayaklanma ile başladı. Özellikle Mısır’daki yankısı, göstericilerin diktatörünün zalim/hayvani polis gücünü alt etmesine yol açtı.

Gözlemciler Rus nüfuz alanlarındaki 1989 devrilmeleriyle karşılaştırıyor ancak önemli farklar var. En önemlisi, büyük güçler içinde Arap diktatörleri destekleyecek bir Mihail Gorbaçov yok. Aksine, Washington ve müttefikleri, demokrasi ancak stratejik ve ekonomik amaçlara uygunsa kabul edilebilir köklü prensibe sadıklar: düşman bölgesinde tamam (bir yere kadar), fakat arka bahçemizde değil, lütfen, ta ki uygun şekilde terbiye edilene kadar.

Bu karşılaştırmaların bazısının geçerliliği var: Tabiiyet savunulmayıncaya dek Washington’un Doğu Avrupa diktatörlerinin en habisi/fasidi Nikolay Çavuşesku’ya desteğini sürdürdüğü Romanya. Ardından Washington onun devrilmesini selamladı, tüm geçmiş silindi. Bu standart bir model/kalıptır: Ferdinand Marcos, Jean-Claude Duvalier, Chun Doo-hwan, Suharto ve birçok işe yarar gangster. Münasip patikadan çok fazla sapmayacak ardıl/halef rejimi garantiye alacak çabalarla birlikte Hüsnü Mübarek’te olay bu şekilde seyretmekte olabilir. Hâlihazırdaki umut Mısır’ın başkan yardımcılığına atanan sadık Mübarekçi General Ömer Süleyman. Uzun zaman istihbarat başkanlığı yapan Süleyman, diktatörün kendisi kadar ayaklanan halk tarafından tahkir ediliyor.

Üstadlar arasındaki ortak bir çekince, radikal İslam’ın, pragmatik/faydacı/edimsel zeminlerde, demokrasi karşıtı olmayı (isteksiz) zorunlu kılmasıdır. Bazı faydaları olsa da, bu biçimlendirme yanıltıcıdır. En büyük tehdit her zaman bağımsızlık olmuştur. ABD ve müttefikleri düzenli şekilde radikal İslamcıları desteklemiştir, bazen laik milliyetçiliği / ulusalcılık tehdidini engellemek için.

Bilindik bir örnek Suudi Arabistan’dır, radikal İslam’ın (ve İslami terörün!) ideolojik merkezi. Uzun liste içerisinde diğer bir isim, Pakistan diktatörlerinin en zalimi ve Başkan Reagan’ın gözdesi, radikal İslamcılaştırma programı yürüten (Suudi fonlarıyla/desteği ile) Ziya ül-Hak’tır.

Eskinin Ürdün bürokratı/yetkilisi ve şimdinin Carneige Vakfı’nın Orta Doğu araştırmaları Direktörü Mervan Muaşer “Arap dünyasının içinde ve dışında öne sürülen geleneksel argüman her şeyin kontrol altında ve yolunda olduğu”dur diyor ve devam ediyor: “Bu düşünce şekli ile, köklü/sabit/tahkim güçler, reform çağrısı yapan muhaliflerin ve dışarıdakilerin/aykırıların, olay yerindeki şartları abarttıklarını öne sürer”.

Bu nedenle halk yok sayılabilir. Bu doktrinin çok eski zamanlara gider ve dünya geneline yayılmıştır, Amerika toprakları dâhil. Ayaklanma gibi olaylarda, yeniden kontrolü sağlayacak bir göz ile taktiksel sapmalar gerekli olabilir.

Ailesi/aşireti rüşvetçilikten dolayı nefret edilen diktatör tarafından yönetilen Tunus’taki canlı/enerjik demokrasi hareketi, “çok az ifade ya da toplantı özgürlüğü ve ciddi insan hakları ihlalleri olan bir polis devletine” karşıydı. WikiLeak’in açıkladığı Haziran 2009’daki yazışmalarda büyükelçi Robert Godec böyle söylüyordu.

Bu nedenle, bazı gözlemcilere göre WikiLeaks “belgelerinin Amerikan kamuoyunda bürokratların görev başında uyumadıklarına dair rahatlaması gerektiği” yönünde. Gerçekten de, belgeler ABD politikalarını o kadar destekler şekilde ki sanki Obama’nın kendisi sızdırmış (en azından Jacob Heilbrunn Ulusal Çıkar’da (The National Interest) böyle yazıyor)

Financial Times’daki “Amerika Assange madalya vermeli” manşeti altında Gideon Rachman, “Amerikan dış politikası prensipli, zeki ve pragmatik/faydacı izlenimi veriyor… Herhangi bir konu ile ilgili olarak ABD’nin aldığı kamuoyu pozisyonu genelde öz(n)el pozisyon oluyor”.

Bu görüşe göre, WikiLeaks, Washington’un ilan ettiği saygın amil/güdüleri sorgulayan “komplo teoricileri”nin de elini zayıflatıyor.

Godec’in gizli belgeleri bu yorumları destekler şekilde, en azından fazla deşmezsek. Eğer deşersek, Foreign Policy in Focus’taki dış politika analisti Stephen Zunes’un ortaya koyduğu gibi, Godec’in bilgisi yanında, Washington’un Tunus’a 12 milyon dolar yardım yaptığını görürüz. Şansa bak, Tunus beş imtiyazlıdan biri: İsrail (düzenli); iki Orta Doğu diktatörlüğü (Mısır ve Ürdün); ve uzun zamandır en kötü insan-hakları siciline sahip ve kürede en çok ABD yardımı alan Kolombiya.

Heilbrunn’un A teşhiri, sızdırılan belgelerin ifşa ettiği ABD’nin İran’ı hedef alan politikalarına verilen Arap desteği. Rachman da, tıpkı medyanın genelinin yaptığı gibi, bu örneği vurgulayarak cesaret verici bu ifşaatları selamlıyor. Bu tepkiler eğitimli kültür içerisinde demokrasiye olan hor görmenin/saygısızlığın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Bahsedilmeyen halkın ne düşündüğü ki kolayca ortaya çıkarılabilir. Ağustos’ta Brookings Enstitüsü’nün açıkladığı araştırmaya göre, bazı Araplar (yüzde 10) Washington ve batılı yorumcularla İran’ın tehdit olduğu ile aynı fikirde. Öte yandan, ABD ve İsrail’i temel tehdit olarak algılıyorlar. (yüzde 77 ve yüzde 88)

Arap kamuoyu Washington politikalarını o kadar düşman ki büyük çoğunluk (yüzde 57) İran nükleer silah sahibi olduğunda bile bölgesel güvenliğin artacağını düşünüyor. Buna rağmen (“her şey yolunda, her şey kontrol altında”. (Muaşer’in tanımladığı baskın fantezi). Diktatörler bizi destekliyor. Halkları yok sayılabilir- ta ki zincirlerini kırıncaya kadar, sonra politika yeniden ayarlanmalı.

Diğer belgeler/sızmalar Washington’un saygınlığının/asaletine dair heyecanlı yargılamalara destek verecek şekilde. 2009 Haziran’ında ABD Honduras elçisi Hugo Llorens, “Başkan Manuel ‘Mel’ Zelaya’nın 28 Haziran’da zorla görevden alınması etrafındaki yasal ve hukuki konular” ile ilgili elçilik araştırması hakkında Wahington’u bilgilendiriyor.

Elçilik, “28 Haziran’da yürütmeye/hükümete karşı kanun ve yasa dışı darbe için ordu, anayasa mahkemesi ve meclisin kumpas kurduğu/birlik olduğu/anlaştığı sonucuna varıyor. Takdire şayan, tabii darbe rejimini destekleyerek ve tüm müteakip mezalime izin veren Başkan Obama’nın neredeyse tüm Latin Amerika ve Avrupa ile bozuşmasını saymazsanız.

Belki de en dikkate şayan WikiLeaks ifşası, Truthdig’den dış politika analisti Fred Branfman’ın incelediği Pakistan ile ilgili olan.

Gizli yazışmalar ABD elçiliğinin Washington’un Afganistan ve Pakistan’daki savaşının sadece Amerika-karşıtlığını güçlendirmekle kalmadığını aynı zamanda “Pakistan devletini istikrarsızlaştırma riskini” taşıdığını ve hatta nükleer silahların İslamcı teröristlerin eline geçtiği en büyük kâbus tehdidini doğurduğunu/neden olduğunun farkında olduğunu gösteriyor.

Washington felakete doğru emin adımlarla yürürken, yine de ifşalar/esinler “rahatlatıcı bir duygu yaratmalı… Zira yetkililer görev başında uyuklamıyorlar” (Heilbrunn’un sözleri).

NATO Savunma Koleji, Mısır'a Türkiye modelini önerdi

NATO Savunma Koleji, Mısır'a Türkiye modelini önerdi


NATO Savunma Koleji'nde hazırlanan bir raporda, hükümete karşı büyük protesto gösterilerinin devam ettiği Mısır için en uygun modelin Türkiye olduğu dile getirildi.

NATO komutanlarını ve diplomatlarını yetiştiren Roma'daki kolejin Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki halk hareketleriyle ilgili araştırma raporunda, "Tunus'taki Yasemin Devrimi ve Mısır'daki kaosun yüksek işsizlik, genç nüfusta artan gerilim ve halkın geleceğe umutsuz bakması nedeniyle Kuzey Afrika'da yayılmayı sürdüreceği" tahmin edilirken, Tunus örneğinin aksine kısa ve orta vadede liderlerin hızla düşmesinin beklenmemesi tavsiye edildi.

Savunma Koleji'nin kıdemli analisti ve Ortadoğu Araştırma Programı Başkanı Pierre Razoux tarafından kaleme alınan raporda, Cezeyir için, burada durumun çok kaygan olsa da kısmen ifade özgürlüğü bulunduğu, iktidar partisiyle ordu arasında tam mutabakat olduğu, petrol ve doğalgaz gelirlerinin hükümet için emniyet sübabı niteliği taşıdığı belirtildi.

Raporda Fas konusunda da Kralın, ifade özgürlüğünün az da olsa genişletilmesi, mütevazi reformlar ve ekonomide ümit veren yatırımlara güvendiği anlatıldı.

Libya'daki aşiret yapısı ve nüfusun az olması, petrol gelirleriyle sağlanan refahın sosyal barışı güvence altına aldığı kaydedilen raporda, durumun çok daha karışık olduğu Yemen dışındaki Ortadoğu rejimlerinin çeşitli güvencelerinin bulunduğu belirtildi.

Raporda, bölgede kısa vadede Mısır ve Filistin yönetiminin tehdit altında olduğu ve her iki rejimin düşünülenden daha kısa sürede çökebileceği dile getirildi.

Mısır ile ilgili olaraksa raporda şu tespite yer verildi: "Tunus halkından farklı olarak Mısır toplumu, Müslüman Kardeşler'in kayda değer etkisi nedeniyle İslami söyleme çok daha açık. İslamcılık, kendini rejimin dayanak noktası gören orduya da nüfuz etmiş durumda. Eğer gösteriler çok büyük baskı oluşturursa ordu bölünebilir. Nüfusun yüzde 13'ünü oluşturan 10 milyonluk Kıpti Hristiyanların, Müslüman Kardeşler korkusuyla mevcut rejimi desteklemeye devam etmesi siyasi senaryoyu daha da zorlaştırıyor."

Raporda Mısır'daki gelişmelerin İran devrimi öncesiyle benzerlik taşıdığı ifade edildi.

Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in gitmesi halinde birçok Filistinli tarafından "İsrail'in ve Batı'nın adamı" olarak görülen Filistin lideri Mahmud Abbas'ın da devrileceği tahmininin dile getirildiği raporda, "müzakereleri daha adil ve saygın bir zeminde yeniden başlatarak Abbas'ı kurtarabilecek durumdaki İsrail'in, bu yönde bir işaret vermediği" ve Abbas'ın gitmesi halinde Filistin'de düzenlenecek ilk serbest seçimlerden muhtemelen Hamas'ın zaferle çıkacağı kaydedildi.

-TÜRKİYE MODELİ-

Ortadoğu'daki gelişmeler karşısında statükoyu koruma taraftarı İsrail'in, bölgede artan oranda izolasyon tehdidi altında bulunduğu ve Mısır rejiminin çökmesi halinde, kuzeyde Hizbullah ve Suriye'ye odaklanan dikkatini güneye de çevirmek zorunda kalacağı belirtilen raporda, böyle bir senaryoda İsrail'in nükleer silah sahibi olduğunu ve gerektiğinde kullanacağını resmen açıklayarak nükleer caydırıcılık politikasına yönelebileceği dile getirildi.

Mısır'da krizden çıkış için "Türkiye modelinin" önerildiği raporda, şöyle kaydedildi: "Bazıları için rahatsız edici olsa da tüm Arap kamuoyu mevcut Türk rejimini model olarak görüyor."

"Türkiye'deki rejimin şüphe götürmez şekilde cumhuriyet ve demokrasi olduğu", "Türkiye'de ordunun artık iktidarı ele geçirmeye çalışmadığı ve bazı sınırların aşılmaması için hakemlik yaptığı" ifadelerinin kullanıldığı raporda, "Türkiye dünyaya açık. Açıkça ekonomik küreselleşmeden yana ve serbest ticaret prensiplerine saygılı. Sağlam ve güçlü temele dayanan ekonomik büyümesi inanılmaz. Herşeyden önce dengeli dış politikasıyla kendisiyle gurur duyuyor" denildi.

İran'ın Şiileştirme politikasını ve Suudi Vahhabiliğini reddeden birçok Arabın Türkiye'yi "makbul orta yol temsilcisi" olarak gördüğü anlatılan raporda, Mısırlı siyasetçilere "Türk modelinden ilham alarak İslam ve Batı'ya açık ve Kıpti Hristiyanları koruyacak dengeli bir rejim oluşturmaları" tavsiyesi yer aldı.